EMEKLİ TUĞGENERAL ADNAN TANRIVERDİ: ‘Siyasi İstikrar Geliyor,

EMEKLİ TUĞGENERAL ADNAN TANRIVERDİ: ‘Siyasi İstikrar Geliyor,

İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Bölümü öğreniminize devam etmeyerek, Kara Harp Okulu’na girdiniz. Bu kararı alma sürecinizi kısaca anlatabilir misiniz?

Askerlik mesleğini seçmem kaderin tecellisidir. Liseyi 1962 yılında bitirdim. Sekiz ay sonra babamı kaybettim. Ailem yüksek tahsil için maddi destek verme imkânına sahip değildi. Aksine benim yardımcı olmam gerekiyordu. İstanbul, Ankara, İzmir ve Erzurum’da bulunan ve her biri ayrı sınav sistemine tabi devlet üniversitelerinin sınavlarına girmek için bu illere seyahat dahi ayrı bir maddi külfetti. Memleketim olan Akşehir’in Gazi İlkokulunda bir yıl vekil öğretmenlik yaptım. İlk maaşımı babamın önüne koyduğumda gözlerinden yaşların süzüldüğünü gördüm. Babam üç ay sonra vefat etti.

Yüksek tahsil yapmak en büyük emelimdi. Hayatımı kendim tanzim etmek zorundaydım. 1963 yılında girdiğim üniversite sınavında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji bölümünü kazandım ve kaydımı yaptırdım. İstanbul’da Akşehirli yardımsever insanların gayreti ile faaliyet gösteren Akşehir Talebe Yurduna yerleştim.

Çalışmak zorundaydım. Devlet Demiryollarının 1. İşletme Genel Müdürlüğünün Haydarpaşa Garındaki, Tesisler Servis Müdürlüğünde işçi statüsünde işe girdim. Çalışma hayatı ile devam mecburiyeti olan üniversite öğrenimini birlikte yürütmek mümkün olmadı. Üniversite tahsili yapabilmek için devlet bursu olan bir fakülteye girmem gerekiyordu. O tarihlerde Orman Fakültesi (İstanbul) ile Ziraat Fakültelerinde (Ankara-İzmir) öğrenim yapanlar burs alabiliyorlardı.

Liseyi bitireli iki yıl olmuştu. Üniversitelerde merkezi sınav sistemi uygulanmaya başlamıştı. Lise 1, 2 ve 3. sınıf müfredatında okutulan bütün kitapları tekrar ederek ve 10 gün süreyle, günde 18 saat çalışarak yoğun bir hazırlıktan sonra 1964 yılında tekrar üniversite sınavlarına girdim. Birinci tercihim orman, ikinci tercihim de ziraat fakültesi idi. Sınava Çapa Öğretmen Okulunda girdim. Geniş bir masanın etrafına dizilmiş 20 kadar sınav arkadaşımın tamamı bir hafta önce lise bitirme sınavlarından çıkmış, bilgileri taze kişilerdi. Karamsarlığa kapıldım. İşim zordu.

Öğretim yılının ortasında talebe yurdumuz kapandığı için bir arkadaşımla Draman’da bir pansiyon kiralamıştık. Sınavdan çıkıp eve döndükten sonra, akşamın alaca karanlığında, somyeme sırt üstü yarmış, geleceğimin muhasebesini yapıyordum. Kazanamazsam, memleketime dönüp 45 günlük kursu müteakip ilkokul öğretmeni olarak hayatımı sürdürmem gerektiğine karar verdim. Radyom açıkmış. Akşam haberleri veriliyordu.

Haberlerde Kara Harp Okulu’na “KHO” giriş şartları ilan ediliyordu. Dikkat kesildim. Şartları bana uyuyordu. Ayrıntı için askerlik şubelerine yönlendiriliyorduk. Cuma akşamıydı. Cumartesi günleri yarım gün mesai yapılıyordu. Hemen ertesi gün sabahtan askerlik şubesine gidip şartların ayrıntısını öğrendim. Sınava giriş belgelerimi göndermek için bir hafta zamanım vardı. Sağlık raporu almam, bir kefil bulup noterden kefalet senedi tanzim ettirmem, lise diplomamı veya üniversiteden öğrenci belgemi almam gerekiyordu. Sağlık raporu ve kefalet senedi ile ilgilenirken, öğrenci belgemi alamadım. Kayıt süresi bir hafta uzatıldı. Bunların hepsi Temmuz’un ilk haftasında tamamlandı ve ikinci haftasında KHO’nun sınavlarına girdim. Harp Okuluna girip subay olmak aklımdan ve hayalimden geçmiyordu. Böyle bir imkân yoktu.

Komutanlığını Alb. Talat Aydemir’in yaptığı KHO öğrencilerinin aktif rol aldığı 27 Mayıs 1960 Darbesi başarılı olmuştu ve Türkiye, 37 üyeli Milli Birlik Komitesi “MBK” tarafından yönetiliyordu. Hazırlanan Anayasa, 9 Temmuz 1961 yılında halkoyuna sunuldu ve kabul edildi. İçinde Talat Aydemir’in de bulunduğu bir grup MBK üyesi iktidarın sivillere teslimini erken buluyordu. 22 Şubat 1962 tarihinde Talat Aydemir, KHO öğrencilerini kullanarak darbe girişiminde bulundu.

Girişim bastırıldı. Talat Aydemir emekliye sevk edildi. Taraftarlarının MBK üyeliklerine son verildi ve yurt dışı görevlere gönderildi. KHO öğrencilerine herhangi bir ceza verilmedi.

Emekli olmasına rağmen Talat Aydemir KHO öğrencileri üzerindeki etkinliğinden faydalanarak ve öğrencileri sokağa çıkararak 21 Mayıs 1963 tarihinde tekrar darbe girişiminde bulundu. Girişim yine bastırıldı. Talat Aydemir ile birlikte Fethi Gürcan idam edildi, KHO Öğrencileri de okuldan atıldı. Bu sebepten dolayı, 1963 ve 1964 yıllarında askeri liselerden gelen öğrencilere ilaveten 500’er öğrenci de sivil lise mezunlarından imtihanla KHO’na öğrenci olarak alındı. İşte bize KHO yolu böyle açılmış oldu.

1964 yılı KHO giriş sınav sonuçları, üniversite sınav sonuçlarından önce açıklandı. Ben de imtihanı 27. olarak kazandım. Zamanında kaydımı yaptırdım ve İzmir Menteş’te kamp dönemimiz başladı. Bir aydan fazla zaman geçmişti. Yemin merasimimizi de yapmıştık. Bu safhadayken, üniversite sınav sonuçları açıklandı. Puanım, orman fakültesine de ziraat fakültesine de kayıt yaptırmama müsaitti. Benim gibi sivilden girip de üniversite kazanan bir kısım KHO öğrencisi arkadaşım kamptan ayrıldı. Ben mesleğimi buldum diyerek, tercihimi subaylık istikametinde kullandım ve KHO’da kalmaya karar verdim. Biraz uzun oldu ama benim askerliği meslek olarak seçmemin hikâyesi budur.

UZUN YILLAR TSK’DE GÖREV ALDIKTAN SONRA SİYASETE DÂHİL OLMA FİKRİNİZ NASIL GELİŞTİ?

Siyaseti devlete hizmetin en kestirme yolu olarak düşünürüm. Ancak siyasetin çekirdekten bu alanı seçmiş siyasetçiler tarafından yapılmasının uygun olduğunu savunurum. Bu nedenle bir parti bünyesinde aktif siyasetin içine girmeyi uygun bulmadım. 28 Şubatın arifesinde, inancım tehdit görülerek, terfi sırasında iken 30 Ağustos 1996 tarihinde kadrosuzluktan emekliye sevk edildim. Emekli olduktan sonra Refah Partisine “RP” ısrarla davet edildim.

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu geniş bir parti mensubu ile evimi şereflendirerek Büyük Birlik Partisine “BBP” katılmamı istedi. BBP’nin 1997 yılında yapılan 2. Olağan Kurultayına onur konuğu olarak davet edildim. Her iki parti ve liderlerine duyduğum yakınlığa rağmen yukarıda belirttiğim gerekçe ile davetlere olumlu cevap vermedim.

Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ı 1994 yılında Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na adaylığı sürecinde tanıdım. İstanbul Maltepe’de 2. Zırhlı Tugay Komutanıydım. Samandıra Belde Belediye Başkanı da Sn. Mehmet Sekmen idi. Aramızda komşuluktan kaynaklanan bir yakınlık oluşmuştu. Partilerinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının Tugayımızı ziyaret arzusunda olduğunu bildirdi. Biz de memnun olacağımızı bildirince ziyaret gerçekleşti.

Bu buluşma dostane ilişkilerin başlangıcı oldu. Belediye Başkanlığı süresinde görüşmelerimiz sürdü. Siirt’te okuduğu şiirden dolayı verilen ceza nedeniyle tutulduğu Pınarhisar Cezaevinde 1999 yılında kendilerini ziyarete gitmiştim. Ziyaret sırasında “Paşam, buradan çıkınca bir parti kurmak istiyorum. Beraber olur muyuz?” diye sordu. Ben de “Devletime 32 yıl hizmet ettim. Geri kalan ömrümde ibadetle meşgul olmak istiyorum.” dedim. Cevabı ilginçti. “Dağ başında dervişlik kolaydır” dedi. 2001 yılında AK Parti kuruldu. Aktif siyasi partili hayata katılmama ilkemi bu kez de sürdürdüm. Ancak, askeri ve siyasi bakımdan ülkemizin içinden geçtiği süreç, gelişen meseleler hakkındaki yorum ve düşüncelerimi kamuoyu ile paylaşarak siyasi hayatın içinde bulundum. Birikimlerimi devletimin hizmetine sunmaya çalıştım. 15 Temmuz’dan sonra Cumhurbaşkanımızın daveti üzerine, idaredeki ilahi imtihanımın henüz bitmediğini düşünerek, 15 Ağustos 2016 tarihinden itibaren ‘güvenlik politikaları’ alanında Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı görevini üslenmiş bulunmaktayım.

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNE 32 YILINI ADAYAN BİR İSİM OLARAK, 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNİ NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ? BU HAİN GİRİŞİME GEÇİT VERMEYEN YÜCE MİLLETİMİZİN YAZDIĞI KAHRAMANLIK DESTANI İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİZİ ÖĞRENEBİLİR MİYİZ?

15 Temmuz, tarihte ender görülen bir hıyanettir. 15 Temmuz; 28 Şubat 1997 askeri darbesinin milletin islâmî inancını yaşamak isteyen kesimi üzerinde uyguladığı baskı ortamında, milletin saf dini duygularını istismar ederek, TSK ve Yargı başta olmak üzere, resmi-sivil kurum ve kuruluşların en uç organlarına kadar kadrolaşan, beyniküresel güçlerin kontrolünde olan ve kendini dini cemaat olarak tanıtan bir terör örgütünün başlattığı hain darbe ve ülkemizi işgal girişimidir.

Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yönetim kadroları ve milletimizin ortaya koyduğu irade ile sokaklara dökülen milyonlar, hainlerin kendilerine döndürdükleri silahlara karşı canları pahasına durmuşlar, şanlı 248 şehit ve 2196 gazimiz hiç kimseden emir almadığı ve bu hususta görevli olmadıkları halde silahların üzerine yürümüş, dış destekli organize bir darbe ve istila girişimini 12 saat içinde durdurmuştur. Bu şanlı direniş, sadece darbeye girişecek iç hainleri durdurmakla kalmayacak, ülkemizin dış düşmanları üzerinde de caydırıcı etki yapmış ve yapacaktır.

"15 Temmuz, tarihte ender görülen bir hıyanettir"

15 TEMMUZ SONRASINDA, KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERLE MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI, TSK VE GENELKURMAYDAKİ YENİ YAPILANMALAR HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİNİZİ ÖĞRENEBİLİR MİYİZ?

Siyaset bilimciler ileri demokrasiye geçişin yedi aşamada gerçekleştiğini ifade ediyorlar. İlk üç safhasını “Demokrasiye geçiş”, son dört süreci de “Demokrasinin Sağlamlaştırılması” dönemi olarak değerlendiriyorlar. Bu safhalardan; Beşincisi, Ordu üst kademeleri tarafından, sivil üstünlüğünün resmen ancak kısmen kabulü; Altıncısı, Ordunun kendi içindeki ideolojik denetimi elinde tutması; Yedincisi de; Ordunun demokratik sivil denetimi içine sindirmesi olarak ifade ediliyor.

1 Bu değerlendirmede beşinci safha, TSK’nin üst komuta kademesinin, siyasi iradenin otoritesine girmeyi içlerine sindirme safhası olarak görülüyor ki; şahsen ben de bizim demokrasimizin henüz ileri demokrasinin beşinci safhasında olduğuna inanıyorum.

İleri demokrasi kültürünün Silahlı Kuvvetlerimizde yerleşmiş olmasının, yani TSK’nin en genç rütbelisi ile en üst rütbelisi arasında kalan bütün personelinin, siyasi iradenin emrine girmeyi içine sindirmiş olmasının askeri vesayet sisteminin sonunu getirecek çok önemli bir aşama olduğunu kabul ediyorum.

15 Temmuz sonrası yeniden yapılanma çalışmaları ile devletimizi ileri demokrasi hedefine ulaştıracak adımların atıldığına inanıyorum.

HAİN DARBE GİRİŞİMİNDEN SONRA;

· Kuvvet Komutanlıkları, Milli Savunma Bakanlığına direkt bağlanarak sivil siyasi irade emir-komuta sistemine sokulmuştur.
· Milli Savunma Üniversitesinin Bakanlık bünyesine sokulması ile eğitim kadrolarına personel atamasının, müfredatın hazırlanmasının ve öğrenci seçme ve alma yetkisinin Bakanlık kontrolünde yapılması sağlanmıştır.
· Yüksek Askeri Şûra’nın yapısı değiştirilmiş, 14 olan asker üye sayısı 4’e indirilirken 2 olan sivil üye sayısı 8’e çıkarılarak TSK’nın yapılanmasında sivil irade etkinleştirilmiştir.
· TSK’de ideolojik kadrolaşmanın zemini olarak kullanılmaktan başka mesleki formasyona bir faydası olmayan askeri liseler kapatılmıştır.
· Askeri mahkemeler ve askeri yüksek yargı kaldırılarak yargıda birlik sağlanmıştır.
· Jandarma Genel Komutanlığı ve profesyonel personelinin alım ve eğitim-öğretim yetkisi İçişleri Bakanlığı sorumluluğuna verilerek, Jandarma Genel Komutanının YAŞ üyeliğine son verilerek ve bu makamın jandarma generalleri arasından doldurulması sağlanarak Jandarma Genel komutanlığının TSK ile bağlantısı kesilmiştir.
· Askeri Hastaneler, Askeri sağlık meslek yüksekokulları ve üniversitesi Sağlık Bakanlığına devredilerek sağlık hizmetleri açısından da sivil iradenin etkisi arttırılmıştır.

Devrim niteliğindeki bu değişikliklerle, yasama ve yürütme üzerinde askeri vesayetin kurulması önüne engeller konulmuştur. Yeni yapılanma ile ileri demokrasi yolunda ilerleyen ülkemizin önü açılmıştır.

TÜRKİYE ÖNCE GEZİ, ARDINDAN 17-25 ARALIK OLAYLARI VE SONRASINDA İSE DARBE GİRİŞİMİYLE HAYLİ SIKINTILI BİR SÜREÇ YAŞADI. 16 NİSAN’DA YAPILAN REFERANDUM İLE OYNANAN BÜTÜN BÜYÜK OYUNLARA VE HAİN GİRİŞİMLERE KARŞI HALK TERCİHİNİ YAPTI. REFERANDUM SONUCUNU NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

16 Nisan 2017 Referandumu ile kabul edilen Anayasa değişikliği ile Türkiye eşik atlıyor. Yasama-yargı ve yürütmede önemli değişiklikler geliyor. Yasama ve yürütme doğrudan, yargı ise HSK üyelerinin belirlenmesi yetkisindeki değişiklik ile dolaylı olarak millet tarafından seçiliyor. Cumhurbaşkanını seçim krizi, hükümet krizi ve kararname krizi ortadan kalkıyor. Siyasi istikrarsızlık dönemi kapanıyor, istikrar dönemi başlıyor. Siyasi, idari ve her türlü kararların süratle icraata geçirilme imkânı sağlanıyor.

Anayasa değişikliğinin yargı, yasama ve yürütmede getirdikleri:

YARGIDA;

· Askeri Yargı (Askeri Mahkemeler, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare mahkemesi) kalkıyor.
· Hâkimler Savcılar Kurulunun (HSK) üye sayısı 22’den 13’e indiriliyor, 7’si TBMM tarafından Adalet Bakanı ve Bakanlık Müsteşarı dâhil 6’sı Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor.
· Anayasa Mahkemesinin üye sayısı, AYİM ve Askeri Yargıtay üyelerinin görev süresi tamamlandıktan sonra 17’den 15’e iniyor.

YASAMADA:

· Milletvekili sayısı 550’den 600’e çıkıyor.
· TBMM’nin hükümet kurma ve düşürme yetkisi (güvenoyu-gensoru) kaldırılıyor.
· TBMM’ne Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ve Bakanları yüce divana sevk etme yetkisi veriliyor.
· Kanun teklif etme yetkisi sadece milletvekillerine ait oluyor.
· Milletvekili seçilme yaşı 25’den 18’e iniyor.
· HSK üyelerinin 7’sini seçme yetkisi veriliyor.

YÜRÜTMEDE:

· Yürütmenin başı doğrudan millet tarafından seçiliyor.
· Cumhurbaşkanı hükümet sistemi getiriliyor.
· Başbakanlık ve bakanlar kurulu kalkıyor.
· Cumhurbaşkanına KHK yapma yetkisi veriliyor.
· Cumhurbaşkanına bütçe kanununu TBMM’ne sunma yetkisi veriliyor.
· Cumhurbaşkanına partili olma hakkı tanınıyor.
· Sıkıyönetim uygulaması kalkıyor. Olağanüstü durumda da olsa, askeri yönetimin önü tıkanıyor.

Değişiklikle, askeri vesayet dönemi kapanıyor, daha adil bir yargı dönemi açılıyor, icra ve yargı üzerinde daha etkili ve yetkili Meclis dönemi başlıyor, siyasi istikrar geliyor, krizler dönemi kapanıyor, icraatta sürat ve yönetme devri başlıyor.

ÖZELLİKLE SURİYE BAĞLAMINDA, ORTADOĞU SORUNU VE ÜLKEMİZİN ORTADOĞU POLİTİKASI HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİZİ ALABİLİR MİYİZ?

Suriye’nin Ortadoğu coğrafyasından, Ortadoğu’nun da İslâm Coğrafyasından bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Birleşmiş Milletler Teşkilâtına üye 193 devletin 60’ını (üye sayısının %31’i) halkı Müslüman ülkeler teşkil etmektedir. 7,145 milyarlık dünya nüfusunun 1,6 milyarını (dünya nüfusunun %22,5’u) Müslüman Devletlerin insanları, 150 milyon km2 olan dünya karalarının 19 milyon km2’sini (dünya karalarının %12,8’i) de 60 İslâm ülkesinin toprakları teşkil etmektedir.

İslâm Coğrafyası; kendi aralarındaki sınırlar yok sayıldığında oluşturdukları blok ile dünya adası olarak bilinen Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının merkezinde bulunan; dünyanın en büyük iç denizi konumundaki Akdeniz, Kızıl Deniz ve Karadeniz’in giriş kapıları sayılan Cebeli Tarık, Bab-El Mendeb, Çanakkale ve İstanbul boğazları ve Süveyş Kanalını kontrol eden; Atlas Okyanusu, Hint Okyanusu, Akdeniz, Karadeniz ve Hazar Denizine kıyıları olan; Asya, Avrupa ve Afrika Kıtalarına, Avrupa Birliği, Rusya, Hindistan ve Çin gibi süper güç sayılan dünyanın büyük devletlerine kara ve denizden, Amerika Birleşik Devletlerine denizden sınır komşusu olan; dünya kara, hava ve deniz ulaşım yollarının alternatifsiz merkezi olma imkânına sahip bulunan; dünya petrol rezervlerinin % 55,5’ine, üretiminin % 45,6’sına, doğalgaz rezervlerinin % 64,1’ine, üretiminin % 33’üne, sahip olan; jeopolitik konumu, ortak medeniyet değerleri ve tarihi birikimi ile imkân, gayret ve hedeflerini birleştirerek geleceğin süper gücü olmaya namzet potansiyel bir güce sahiptir.

İslâm Dünyasını oluşturan devletler; gerçek potansiyeline rağmen, bugün topraklarına en çok müdahale edilen, Birleşmiş Milletleri en fazla meşgul eden, terör ve anarşinin topraklarında eksik olmadığı, kaynakları yabancı güçler tarafından yönetilen, insan hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği, gelir dağılımının bozuk olduğu, siyasi, sosyal ve ekonomik istikrarsızlıkların hâkim olduğu, iç meselelerini çözmek için dış güç merkezlerinin yardım ve desteğini talep eden ve muhtaç olan ülkeler konumunda bulunmaktadır.

Bugün emperyalist küresel güçler, Müslüman devletlerin bünyesindeki etnik ve mezhepsel farklılıkları, kendi içlerindeki hainleri de kullanarak, tahrik ederek ve örgütleyerek, eğitip, donatıp silahlandırıp birbirleri ile çarpıştırarak İslâm Dünyasına kirli ve sinsi "ASİMETRİK ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞINI" yaşatmaktadırlar.

Yani, içinde Türkiye’nin de bulunduğu İslâm Dünyası, ilan edilmemiş üçüncü dünya savaşını yaşıyor dersek, yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Vietnam, Afganistan ve Irak işgalinden sonra fiili güç kullanarak işgal yeteneğini kaybetmiş olsa da Tek Kutuplu Dünya'da küresel güçlerin başını çeken ABD, dünya hâkimiyet savaşını kontrolündeki örgütler vasıtasıyla sürdürmekte ve Ortadoğu'da gerçek oyun kurucu konumunu muhafaza etmektedir.

ABD Suriye ve Irak'ta istediği çözümü Türkiye'ye kabul ettirmek için Türkiye ile savaş halindedir dersek yanlış olmaz. Savaşların nihai hedefi, hasma iradenin kabul ettirilmesidir. İradeyi kabul ettiremeyen taraf savaşı kaybetmiş sayılır. Çözüm sürecinin bitirilmesine sebep olan, Kasım 2015 tarihinden itibaren ABD’nin Türkiye'ye karşı başlattığı sinsi taarruzlar dikkate alındığında, son iki yıllık karnesi kendisi için iç açıcı değildir.

· 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra güneydoğu il ve ilçelerimizin bir kısmında başlattıkları özyönetim safsatası ve hendek siyaseti, kontrollerindeki bu örgütlerin altı ay içinde tamamen imha edilmesi ve bu örgütleri kontrol eden küresel güçlerin mağlubiyetiyle sonuçlanmıştır.
· CIA'nin 40 yıldır emek verdiği, yeraltı örgütlenmesi modeli ile orduya, yargıya ve bürokrasideki önemli kurumlara tarihin gördüğü en sinsi yöntemlerle yerleştirdiği FETÖ örgütünün, 15 Temmuz 2016 gecesi yaptığı darbe girişimi 12 saat içinde bertaraf edilmiştir. FETÖ Örgütü ve onu yöneten küresel güç mağlup olduğu gibi, Türkiye'deki artıklarının ve diğer İslâm ülkelerindeki yapılarının da temizlenmesi safhasına girilmiştir.
· DEAŞ’ı çekerek Cerablus'u ve daha sonra Rakka'yı PYD'ye teslim etme projesi, Türkiye'nin başlattığı Fırat Kalkanı Harekâtı ile hüsrana uğramıştır.
· Musul'u Haşdi Şabi'ye teslim gayreti ve projeleri, Türkiye'nin Beşika'daki varlığını takviye kararı ile engellenmiş ve üçe böldükleri Irak'taki planları suya düşürülmüştür.

15 Temmuz 2016, ABD güdümündeki FETÖ ’nün başlattığı darbe girişimine karşı Cumhurbaşkanımızın liderliğindeki Türk Milletinin şanlı direnişi, Ortadoğu'daki Obama siyasetini devam ettireceğini ilan eden Hillary Clinton'un, kazanacağı garanti görülen Başkanlık seçimini kaybettirerek ABD Başkanlık koltuğunu sarsan ve koltuğun sahibini belirleyen bir etki oluşturmuştur. Türkiye 15 Temmuz 2016’da zirveye ulaşan milli iradesi ile ABD'nin FETÖ, PKK, DEAŞ ve PYD vasıtasıyla Türkiye-Suriye ve Irak'ta başlattığı bütün girişimleri boşa çıkararak bir nevi bu coğrafyada ABD'yi askeri mağlubiyete uğratmıştır diyebiliriz. Bu mağlubiyet, Clinton'u sandığa gömerken, Trumph’ı ABD başkanı yapmıştır.

ABD kamuoyu, ABD'nin Ortadoğu'daki mağlubiyetini anlamış, ancak Türk Milleti henüz galibiyetinin farkına varamamıştır. Son on yıldır, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin her geçen gün daha fazla ayakları üzerinde durması, Savunma Sanayi’nde kendi kendine yeterlilik oranını artırması, İslam Birliği yolunda öncü rol üstlenmesi, bölgenin kontrolünü küresel güçlere bırakmayacağını yedi düvele ispatlaması sadece ABD’yi değil AB üyelerini de çıldırtmış, Parlamentosunda Türkiye ile ilişkilerin dondurulması kararı almasına, 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumundan önce de düşmanca tavır takınmalarına sebep olmuştur.

Trumph dönemindeki ABD'nin ve kontrolündeki batılı güçlerin önünde iki yol vardır. Birincisi; Türkiye ve Ortadoğu’da terör örgütleri ile birlikte hareket ederek bu coğrafyayı kana bulamaya devam edebilirler. İkincisi: Terör örgütleri ile ilişkisini kesebilir, FETÖ liderini Türkiye'ye teslim edebilir, Ortadoğu’ya ve İslâm Coğrafyasına barış ve huzurun gelmesi için Türkiye ile işbirliği yapma yolunu seçebilirler.

Birincisini tercih ederlerse, mağlubiyetlerinin arkası kesilmez ve başlamış olan gerileme döneminin çöküşe gitmesine sebep olurlar.

İkinci seçeneği tercih ederlerse, dünyaya barış ve huzurun geri gelmesine katkı sağlayarak kendi varlıklarının devam etmesini sağlarlar.

Her iki durumda da Türkiye hakkın ve küresel adaletin tecellisi için mücadelesinden vazgeçmeyecektir. ABD Suriye’de, müttefikleri ile BM Güvenlik Kurulunun daimi beş üyesinin de desteklediği bir anayasa taslağı hazırlatmıştır. Bu taslağa göre, Suriye’nin kuzeyinde otonom bir PYD bölgesi, geri kalanında da merkezi hükümetin kontrol ettiği iki bölgeli bir yapı (Irak benzeri) oluşturulmak istenmektedir. Bu oldu-bittiyi ve PYD’yi meşrulaştırıcı girişimleri Türkiye’nin kabul etmesi mümkün değildir. Dünyada adaletin gücü değil, güçlünün adaleti yürürlüktedir. Bu bakımdan Türkiye, milli birlik ve beraberliğini süratle pekiştirerek güçten başka şeye tapmayanların karşısına, muktedir askeri gücünü koymaya devam etmelidir.

TÜRK SAVUNMA SANAYİ SON YILLARDA GERÇEKLEŞTİRDİĞİ BAŞARILI PROJELERLE ADINDAN SIKÇA SÖZ ETTİRİYOR. MİLLİ TANK, MİLLİ UÇAK VE MİLLİ UYDU PROJELERİ DEVLETİMİZİN BÜYÜK KARARLILIĞI İLE DEVAM EDİYOR. YERLİ ÜRETİM PROJEMİZ HAKKINDA NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?

Harp silah, araç ve gereçlerini, daha yerinde bir tabirle savunma sanayi ürünlerini milli imkânlarla üretemeyen bir ülkenin tam bağımsızlığından bahsetmek mümkün değildir. Hasmın silahı ile hasma kafa tutamazsınız. Savunma sanayi ürünlerinin uluslararası dolaşımı uluslararası kuruluşların kontrolüne tabidir.

Cenevre Protokolü ile konulan, Dünya Barış Konseyi kararları ile belirlenen, Stratejik Silahların Sınırlandırılması anlaşmaları ile konulan kontrol tedbirlerinden başka, silah olarak satın aldığınız veya üretim ortağı konumunda bulunan ülkelerin koyduğu sınırlamalar bulunmaktadır. Yani kurallara uymadığınız takdirde lazım olan bir silah veya bağımlı olduğunuz bir kritik parça için açık-kapalı ambargo ile karşılaşılabileceği gibi, bu silahları başka ülkelere satma veya hibe etmek hakkından da engelleme ile karşı karşıya kalabilirsiniz.

Diğer bir husus da ülkeler sadece kendi harp silah, araç ve gereçlerini üretmek için milli savunma sanayi kurmazlar. En modern silaha sahip olmak için pazara da sahip olmalıdırlar. Bu nedenle Türkiye milli savunma sanayini geliştirip bağımlılığını azaltırken, sermaye ve teknoloji ile birlikte pazar imkânını da oluşturmalıdır. Bu bakımdan İslâm Dünyası mutlaka milli savunma sanayi oluşturma projelerinde dikkate alınmalıdır. Diğer taraftan, milli savuma sanayi ürün ihtiyacımızı belirlerken Silahlı Kuvvetlerimizin asli görevi göz ardı edilmemelidir. Silahlı Kuvvetlerimizin asli görevi ülkemize yönelik tehdidi sınırlarımızın ötesinde tespit ve bertaraf etmek olmalıdır. Böyle bir askeri konsept, denizlerin kontrolünü sağlayacak deniz gücüne, kıtalar arası balistik füzelere, stratejik hava kuvvetlerine, füze savunma sistemlerine ve siber savunma ve taarruz imkanlarına ihtiyaç gösterir.

Savunma sanayi üretiminde temel hammadde olarak, kompozit ve alüminyum alaşımlı çelik üretimine önem ve öncelik verilmelidir. Uçak, helikopter, tank ve gemilerimizin motor ve aktarma organları, atış ve nişan kontrol sistemleri ile balistik füze ve füzesavar füze sistemlerinin tam milli olarak üretilmesine önem ve öncelik verilmelidir.

BAŞKANLIK KABİNESİ’NDE MUHTEMEL MİLLİ SAVUNMA BAKANI OLARAK ADINIZ GEÇİYOR. İLERLEYEN DÖNEMLERDE SİZİ BU GÖREVLERDE GÖREBİLECEK MİYİZ?

Spekülatif bir haberdir. Ciddiye alınmamalıdır. Genç, enerjik, dinamik ve vizyon sahibi, donanımlı insanlara ihtiyaç vardır. Milli Savunma Bakanımız Sn. Fikri Işık, TSK’deki yeniden yapılanmayı yürüten başarılı bir bakanımızdır. Bu bakanlık için bir arayış içinde olunduğunu zannetmiyorum.

STK’LARA ÖNEM VERDİĞİNİZİ VE ÖNEMLİ BAZI DERNEKLERDE AKTİF GÖREV ÜSTLENDİĞİNİZİ BİLİYORUZ. TÜRKİYE GAZİLER VE ŞEHİT AİLELERİ VAKFI’NIN DA ONURSAL KURUCU ÜYESİSİNİZ. BU DOĞRULTUDA, DERNEK VE VAKIFLARIN TOPLUMDAKİ YERİNİ VE AYRICA TÜRKİYE GAZİLER VE ŞEHİT AİLELERİ VAKFI’NIN FAALİYETLERİNİ NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

Sivil toplum kuruluşları (STK) gönüllülük esasına göre ve karşılık beklemeden hizmet veren insanların oluşturduğu kuruluşlardır. STK’ların; hakkı hukuku tanıyan, ihtiyaç sahiplerine yardım eden, zalime karşı mazlumu koruyan, güçlüye karşı zayıfın yanında yer alan, harama helale riayet eden, insanların ırzına, namusuna ve inancına saygı gösteren, devletin ve milletin menfaatini kendi menfaatinden önce gözeten, hizmetinin karşısında maddi ve siyasi bir beklentisi olmayan, yüksek ahlak sahibi insanların omuzunda yükseldiğine inanırım.

Türkiye Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfının, en yüksek derecede hizmete ve desteğe layık olan şehitlerimizin emanetlerine ve gazilerimize en üst düzeyde hizmet sunan seçilmiş değerli insanların yönetiminde bir vakıf olduğunu düşünürüm.

BİR ASKER İÇİN ŞEHADETİN NE ANLAM İFADE ETTİĞİNİ SİZDEN DİNLEMEK İSTERİZ?

Şehitliği, inançlı her askerin ulaşmak istediği ilahi bir mertebe olarak görürüm. Ömrü şehadetle sonuçlananların Allah’ın seçilmiş, torpilli kulları olduğunu düşünürüm. Rabbimiz “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Bilakis onlar diridirler, fakat siz hissedemezsiniz.” 4 buyurmaktadır. Şehitlerimiz devletimizin bekası, vatanımızın bütünlüğü ve milletimizin güvenliği için canlarını feda etmişlerdir. Devletin ve vatanın gerçek sahibi ve milletin başının tacıdır. Bu uğurda ölenlerimize Allah’tan rahmet dilerim. Yakınlarına sabır ve şehitlerimizin şefaatine nail olmalarını niyaz ederim.

VAKFIMIZ ARACILIĞIYLA, ŞEHİT YAKINLARI VE GAZİLERİMİZE NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?

Sizler Allah tarafından seçilmiş insanlarsınız. Herkese nasip olmayan bir mazhariyete ulaşmışsınız. Devletimizin sizin dünyevi her türlü ihtiyaçlarınızı en üst dereceden temin etmek için bütün imkânlarını seferber etmesi en doğal haldir. Dertlerinizle dertlenmek, üzüntülerinizi paylaşmak, ihtiyaçlarınızın karşılanmasında yardımcı olmak için kurulmuş bir vakıfta hizmet etmek mazhariyettir. Bütün bunların yanında tahammül edilemeyecek ıstırap ve hasrete sabretmek, ahirette ulaşacağınız yüksek makamların kazanılmasına vesile olacaktır. Tekrar, Allah’tan şehitlerimize rahmet, yakınlarına ve gazilerimize sabır, sıhhat ve selamet dilerim.